Benim görevim konuşmak, suç ortağı olmak istemiyorum!

Emile Zola’nın savaşı yalnızca suçsuz Dreyfus’un mahkum edilmesine karşı değil gerçek ve adalet savaşı idi. Romanları ile kitapları ile de tarihe geçti kuşkusuz ama tarihe yön verecek aydın sorumluluğunu da yerine getirerek mücadele etti.

1894 yılında, Fransa’da, Alman askeri ateşesine bazı gizli askeri bilgilerin gönderildiğinin yazılı olduğu ve yıllarca sürecek bir davanın konusu olacak bir mektup ortaya çıktı. Mektuptan Yüzbaşı Dreyfus sorumlu tutuldu ve casusluk yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp bir adada tecrit edildi. Dreyfus’un Yahudi olması nedeniyle, basının desteği de sağlanarak ırkçı kampanyalar yürütülmeye başlandı. Bu sırada süren soruşturmaya rapor sunan yazı bilirkişileri belgedeki el yazısının Dreyfus’a ait olduğunu ileri sürüyordu.  Yargıçlar da bilirkişiler gibi talimatla hareket ediyordu. Diz boyu usulsüzlükle Dreyfus’un ömür boyu sürgünü ve hapis cezasına karar verildi. Davanın yeniden gözden geçirilmesi talebiyle girişilen çabaları, konuyu herkesi karşısına almak pahasına gündemleştiren ve Dreyfus’un suçsuzluğunu ortaya koymak isteyen Yazar Emile Zola’nın da yargılanmaya başlaması, hatta sürgüne gitmesi, Dreyfus’un ikinci kez yargılanması süreci, Dreyfus davasına ilişkin genel af yasasıyla tüm tarafların affı takip etti. Zola’nın ölümünün ardından da Yargıtay, Dreyfus’ün yeniden yargılanması talebini kabul etti. Karar esastan bozuldu. Dreyfus yeniden orduda göreve alındı.

‘Bundan daha kahramanca bir savaş olamaz!

Dreyfus davası başlı başına “vatanseverlik” denilerek, ordunun ve hükümetin yıpratılmaması uğruna bir suçsuzun mahkum edilmesi bakımından tarihi öneme haiz bir konu. Ancak Emile Zola’nın mücadelesi aynı davaya bir anlam daha katıyor.

Fransa’ya, özgürlüğe ve demokrasiye sahip çıkılması ancak gerçeğin ve adaletin peşine düşülmesi ile mümkündü. Zola bunun için mücadelesinin bir yanına Yahudi düşmanlığı ve ırkçılığın körüklenmesine karşı mücadeleyi koyuyor, bir yandan Cumhurbaşkanı’na yazacağı açık mektupla yargılanmayı göze alıyor, bir yandan Dreyfus’un suçsuzluğunun kanıtlanması için delilleri ve gerçek bilgileri topluyor, kamuoyuna aktarıyordu.

Zola’nın halkı kışkırttığı söyleniyor, Dreyfus’la birlikte vatan hainliğinden dem vuruluyor, gazetelerde yazması engelleniyor, Adliye meydanında Dreyfus heykeli ile birlikte heykeli yakılıyor, “Yok olsun Zola” sloganı atılıyordu. Ancak o vazgeçmiyor, “Adalet uğruna gerçeğin açıkça savunulması! Bundan daha kahramaca bir savaş olamaz” diyordu.

Savaşında meclisi karşısına alıyordu:

“Konuşmak yasaklandı! Yumruklar gerçeği savunmak isteyenlerin dudaklarını eziyor. Özgür tartışmaya karşı böylesine korkunç bir baskıya hiçbir dönemde başvurulmamıştır.”

Gerçek, bilgi ve belgelerin ortaya konulmasıyla hatta hükümetin örtbas etme telaşesi nedeniyle neredeyse tamamen ortadaydı ancak Dreyfus’un suçsuzluğunun ortaya çıkarılmasının ordu ve hükümetin saygınlığını yok edeceği düşüncesi ile adaletsizlikte ısrar ediliyordu. Oysa Zola vatanı sevmenin gerçekleri söylemek demek olduğuna inanıyordu. Ve bu haliyle Fransa’nın tüm dünya tarihinde bir utanca imza attığını belirtiyordu. Bakanlara mektubunda “Adalet ülküsünü öldürdünüz. Cinayettir bu!” diyordu. Yargılanırken jüri önünde yaptığı savunmada orduya hakaret etmediğini, ordunun onurunu asıl zedeleyenlerin “onu savunmak bahanesiyle” hareket eden “bir takım haydutlar” olduğunu söylüyordu.

Yargılanmasına neden olan Cumhurbaşkanı’na yazdığı ironik açık mektupta Zola tarihe damga vuracak “J’accuse” (Suçluyorum) kelimesini defalarca tekrar ederek, ordu ve hükümetin elbirliği ile işlediği suçları teşhir ediyordu. Üstelik bu mektupla Basın Yasası’na muhalefet ettiğini bildiğini de söylüyordu. Yargılanmak pahasına görevini yapıyordu: “Benim görevim konuşmak, suç ortağı olmak istemiyorum.”

Zola’ya hem Fransa’dan hem de uluslararası alandan azımsanamayacak kadar çok destek geldi ancak Zola, cumhurbaşkanına yazdıkları dolayısıyla yargılanmasına ilişkin meclis kararının ardından “Öyle görünüyor ki her şey bana karşı. İki meclis, sivil yöneticiler, asker yöneticiler, büyük tirajlı gazeteler onların zehirlediği kamuoyu… Benden yana olan yalnızca düşüncem, kafamdaki gerçek ve adalet ülküsü. Bundan dolayı huzur içindeyim. Yeneceğimden eminim” diyordu. Dreyfus’un “vatan haini bir Yahudi” olduğu kışkırtmaları ile sokağa çıkan gençliği durdurmak vazifesini de üstleniyordu Zola çünkü “canavarlık” adını verdiği ırkçılığın ülkeyi yüzlerce yıl geriye götürdüğünü düşünüyordu ve “Gençliğe Mektup”u kaleme alıyordu. Daha sonra Tüm Fransa’ya hitaben bir mektup yazarak, adaletten yana olmaya çağrı yapıyordu.

‘Hapse girmeye hazırım’

Yargılanırken hapse girecek olması beklemediği bir şey değildi ve jüriye “Gerekirse bugün hapse girmeye hazırım. Gerçek ve adalet uğruna acı çeken kişi ulu ve kutsal bir varlık olur. Beni cezalandırmakla ancak yüceltmiş olursunuz” diyordu.

Yazdığı makaleler, yargılanmasına, 1 yıllık hapis ve 3000 frank para cezasına ve sürgününe sebep olsa da mücadeleyi bırakmayan aydının kararlılığı ile gerçek casusun tutuklandı. Dreyfus da yeniden yargılanacaktı. Bu nedenle Zola da sürgünden Fransa’ya geri geldi. Ancak Dreyfus’a yeniden 10 yıl hapis cezası veridi. Sonraki süreçte önce Dreyfus sonra bu olay kapsamındaki tüm suçlu suçsuzlar için genel af çıkarıldı. Ancak Zola, affın da bir tür mahkumiyet olduğu düşüncesi ile mücadelesini bırakmadı.

Zola’nın çıktığı yoldan “Aydınlar Bildirisi” ile pek çok aydın bir araya geldi. İnsan Hakları Birliği oluşturuldu. Hatta Yahudiler ulus bilinci ile Yahudi düşmanlığına karşı mücadelede bir araya geldi. Zola mücadele içinde yazdığı tüm yazılardan bir kitap oluşturdu. Daha sonra yazdığı “Gerçek” isimli romanında bu olaylardan esinlendi. Yani “gerçek ve adalet”in peşinde bir dava edebiyatın, hukukun, tarihin, ulusların örgütlü mücadelesinin her biri için ayrı ayrı simge haline geldi. Zola aydın sorumluluğunu yerine getirdi: Konuştu.

Genel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


İletişime Geç
close slider

WhatsApp chat